nur meclisi
• 24/10/2009 - Tekleyen kapitalizme Bediüzzaman reçetesi
Tekleyen kapitalizme Bediüzzaman reçetesi Küreselleşen kapitalizmin yeni dolar milyarderleri peydahlaması mantık icabıydı ve kaçınılmazdı. Çünkü, bir yandan bilişim teknolojisi ulusal sınırları zaten tanımazken, diğer yandan ABD'nin bunaltıcı baskısı sonucunda gelişmekte olan ülkeler mal ve sermaye hareketlerine sınır getiren yasalarını serbestleştirdiler. Böylece, piyasa kavramı artık tüm dünya pazarlarını ifade eder hale geldi. Küreselleşmenin sağladığı muazzam imkânlarla zengin üretmekte son derecede başarılı olan kapitalizm, fakirliği ortadan kaldırmak ve sosyal adaleti sağlamak babında son derece başarısız oldu. Dolar milyarderlerinin sayısı ve dolarların miktarı artarken, dünyanın her yerinde fakirlerin sayısı da paralel bir yükseliş sergiledi. Halbuki, piyasaya tapınanlar böyle söylememişti. Onlara göre, pazarlar her şeyi kendiliğinden halleden mekanizmalardı, kaynakların hangi alanlara ne oranda dağıtılacağını en iyi piyasa bilebilirdi. Kapitalizmin bütün çarpıklıklarını inkâr edilemez biçimde ortaya çıkaran global krizde umulmadık olaylardan birisi de, dolar milyarderlerinin menbaı olan uluslar-ötesi şirketlerin zayıf performansıydı. Dünya toplam gayrisafi hasılasını kısa dönemde sabit bir havuz olarak tasavvur edersek, havuzdan aslan payını alanların krize karşı herkesten çok dayanıklı olmaları beklenirdi. Ama, tam tersi oldu, dev denilenlerin cüce olduğu ortaya çıktı. Bu durum karşısında, kamu tarafından her türlü imtiyazla teçhiz edilen uluslararası firmaların ve onların dolar milyarderi konumundaki yönetici ve sahiplerinin bu ayrıcalıklara layık olmadığı fikri ister istemez zihinlerde yer etmeye başladı. Tartışılan sorulardan birisi şu: Kapitalizmde zenginliğin bir sınırı olmalı mı, olmamalı mı? Evet, kapitalist piyasa ekonomisinin doğası gereği, kâr etmek, servet edinmek serbesttir, hatta bu teşvik edilir. Bu serbestinin altında yatan varsayım, zenginlerin ve ultra zenginlerin topluma sağladıkları yarar sayesinde bu kadar varsıl olduğu, yani zenginliklerini hak ettikleridir. Ama kriz süreci böyle bir varsayımın gerçeklerle örtüşmediği ve ultra zenginlerin kendilerini inanılmaz derecede varlıklı yapan topluma karşı hiçbir sorumluluk hissetmedikleri ortaya çıktı. Öyleyse, hâlâ kapitalist sistemde isteyen istediği kadar zengin olabilir ve zengin kalabilir diyebilir miyiz? Kapitalist piyasa sistemi bu noktada çaresizlik ve açmaz içinde. Çünkü, zenginliği sınırlamak sistemin ruhuna aykırı. Zaten, böyle bir sınırlamanın uluslararası şirketler ve onların yönetici ve sahipleri tarafından kabul edilmesi tamamen imkânsız. Ama, bu haliyle de kapitalizm yeryüzünde yaşayan yüz milyonlarca insanın açlığa varan fakirliğinden sorumludur. İşte, büyük müceddit Bediüzzaman, bu sorunun cevabını İslam'ın üç kuralıyla insanlara veriyor. Birincisi, her türlüsü haram olan, insanları birbirine düşman eden faizin yasaklanmasıdır. Faiz, kapitalist rejimde haksız kazancın ve aşırı zenginliğin kaynağıdır. Üstad'a göre, faizin yerini fakirle zengini dost eden, sınıf çatışmasını önleyen zekat ve sadaka almalıdır. Üstat'ın anlayışında, zekat ve sadaka faizin alternatifidir. Müslümanların birbirlerine yardımı, ancak zekat köprüsü üzerinden geçerek yapılır, zira yardım vasıtası zekattır. Zekatın en büyük neticelerinden birisi toplumda servet aleyhtarlığının önlenmesi olarak kendini gösterecektir. Öte yandan, iktisadın hem öznesi hem de hedefi konumundaki insan, asla israf etmemeli, kanaatkâr olmalıdır; o helal kazanç için çalışır, fakat hırsa kapılmaz. Böylece aşırı hırsın doğuracağı kötü sonuçlardan korunmuş olur. sami uslu |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 24/10/2009 - Fatiha'da bulunan ince sırlar
Fatiha'da bulunan ince sırlar Her gün en az elli defa okuduğumuz Fatiha Suresi ulvi âlemlerden insanlık âlemine gelmiş İlâhi bir hazinedir. Yüzlerce sır ve şifre taşıyan faziletli bir duadır. Asıl sırlar ve şifreler kul ile Allah arasında mevcuttur. Peygamberimiz bir hadiste bu önemli gerçeği şöyle anlatıyor: "Allahu Teâlâ buyurdu ki: Ben namaz suresi olan Fatiha'yı kendimle kulum arasında yarı yarıya paylaştırdım. Yarısı Benim, yarısı da kuluma aittir. Bu vesile ile kulum bütün istediklerine kavuşacaktır. Kul, 'Elhamdü lillahi Rabbi'l-âlemîn' (Hamd, Alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir) dediği zaman, Allah, 'Kulum Bana hamdetti' buyurur. Kul, 'Er-Rahmâni'r-Rahîm' (O Rahman'dır, Rahîm'dir) dediği zaman, Allah, 'Kulum Beni methetti' buyurur. Kul, 'Mâliki yevmiddîn' (Din Gününün Sahibidir) dediği zaman, Allah, 'Kulum Beni tazim etti, işlerini Bana havale etti' buyurur. Kul, 'İyyâke na'büdü ve iyyâke nestaîn' (Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım isteriz) dediği zaman, Allah, 'İşte bu kulumla kendi aramdadır ve kulumun dilediği de onundur' buyurur. Kul, 'İhdine's-sırâta'l-müstekîme sırâtallezîne en'amte aleyhim ğayri'l-mağdûbi aleyhim veleddâllîn' (Bizi doğru yola ilet. Kendilerine nimetler verdiğin kullarının yoluna ilet. Gazabına uğramış yahut sapmış olanların yoluna değil) dediği zaman, Allah, 'İşte bu kulumundur ve kulumun istediği de onun hakkıdır' buyurur." *** Kur'ân'ın en faziletli suresi Fatiha olduğu gibi, en faziletli âyeti de yine Fatiha'nın bir âyetidir. Fatiha, sevabı bakımından İhlas Suresi gibi Kur'ân'ın üçte birine denk geliyor: İbn Abbas'ın rivayetine göre Resulullah (a.s.m.) bu hususu şöyle dile getirmiştir: "Fatiha sevap bakımından Kur'ân'ın üçte birine denktir." Bir işe başlarken Bismillah denmesi gerektiği gibi, Fatiha okunması da tavsiye ediliyor. Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: "Hayırlı bir iş Elhamdülillah ile başlamazsa sonu kısıktır, bereketsizdir." *** Fatiha'yı okuduktan sonra "Veleddâllîn" deyince hemen arkasından "Amin" demek sünnettir. "Amin"in önemini ve Allah katındaki yerini Peygamberimiz'den (a.s.m.) öğreniyoruz. "Amin, mü'min kullarının diliyle Rabbülâlemin'in mührüdür." Fatiha muhtevası ve manası, zenginliği ve içinde barındırdığı derinlik itibarıyla da bambaşka bir güzelliğe sahiptir. İmam Buhârî'nin rivayetine göre, Hasan Basrî bu konuda şöyle diyor: "Allah bütün semavî kitapların ilmini Kur'ân'da; Kur'ân'da mevcut olan ilimleri de Fatiha Suresi'nde toplamıştır. Fatiha'nın tefsirini öğrenen bütün semavî kitapların tefsirini öğrenmiş gibi olur." *** Fatiha maddi ve manevi her derde deva, her hastalığa şifa ve her sıkıntıya ilaçtır. Abdülmelik bin Umeyr'in rivayet ettiği bir hadiste Peygamberimiz (a.s.m.) bu hakikati şu sözleriyle dile getirmiştir. "Fatiha Suresi her derde devadır." "Fatiha bütün dertlere karşı şifadır." "Fatiha Suresi, zehirden kurtulmak için bir şifadır." Fatiha nazara, göz değmesine karşı da bir şifa kaynağıdır. İmran bin Husayn'ın rivayetine göre Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: "Fatiha'yı ve Ayete'l-Kürsi'yi bir kul okursa, o gün ona insan ve cin nazarı değmez." (Hadislerin kaynağı için (Hayatımızdaki Kur'ân) isimli çalışmamıza bakılabilir.) |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 24/10/2009 - Bağdat'tan Doğan Güneş Mevlâna Halid Ziyaeddin Bagdadî
Bağdat'tan Doğan Güneş Mevlâna Halid Ziyaeddin Bagdadî
Mevlâna Halid Ziyaüddin Bağdadî 'Silsile-i âliye' adı verilen âlimler ve veliler silsilesinin 29. büyük şahsı. Asıl adı Halid, lâkabı Ziyaüddin, nispet adı Bağdadî'dir. Tasavvufî kişiliğiyle tanındığından kendisine 'Mevlâna' sıfatı da verilmiştir. Nakşibendiyye tarikatını kendi adına nispetle 'Halidiyye' ismiyle devam ettirmiş; Nakşîliğin hemen hemen bütün İslâm dünyasında yayılmasına vesile olmuş; Nakşî silsilesi içinde bir tarikat yenileyicisi, şube müessisi konumunu kazanmış; üstün ilmî-ahlâkî kişiliği ve dünya çapında yaptığı irşad faaliyetleri sebebiyle 12. hicrî yüzyılın müceddidi kabul edilmiştir. Her türlü gösterişten uzak sade hayatı, ilmî enginliği ile tarikatına İslâm'ın kalb ve ruh hayatının yaşanmasında 'ilmiyye sınıfının tarikati' pâyesini kazandırmıştır.
Bazı ansiklopedik kaynaklarda babasının adının Ahmed olduğu zikredilmekle beraber yapılan son araştırmalar, babasının isminin Hüseyin olduğunu göstermekte ve babası Hz. Osman, annesi de Hz. Ali'nin soyundan gelmektedir.
Mevlâna Halid, Süleymaniye, Köysancak, Hariri, Bağdat gibi yörelerde zamanının önde gelen âlimlerinden dinî ilimleri ve astronomi, matematik, geometri gibi bazı müspet bilimleri öğrenmiştir. Hocası Seyyid Abdülkerim Berzencî vefat edince henüz yirmi yaşında iken ders vermeye başlamıştır. Pek çok talebesi olmuş, bazı din âlimleri de derslerine iştirak etmiştir. 1805 yılında Hac için Medine'ye geldiğinde hayatında dönüm noktasını oluşturan şöyle bir hâdise yaşamıştır: Medine'de tanıştığı Yemenli bir zât kendisini "Ey Halid, Mekke'de bulunduğun sürece edebe uymayan herhangi bir şey görürsen hemen reddetme!" diye uyarmış; Mevlâna Halid Mekke'ye geldiğinde bir cuma günü Kâbe'nin yanında zikir ve tefekkür hâlinde iken bir adamın sırtını Kâbe'ye çevirmiş bir hâlde kendisine baktığını fark etmiş ve içinden "Utanmadan Kâbe'ye sırtını çevirmiş, edebi gözetmiyor!" diye düşünürken o şahıs kendisine seslenerek "Mümine hürmet Kâbe'ye hürmetten evlâdır. Bunun için yüzümü sana çevirdim. Niçin beni kötülüyorsun. Medine'deki zâtın uyarısını unuttun mu?" demiş.
Bu enteresan hâdise karşısında Halid Bağdadî bu zâtın salih büyük bir kimse olduğunu anlamış ve kendisini talebeliğe kabul etmesini istirham etmişse de, bu zât eliyle Hindistan taraflarına işaret edip kendisinin yardımcı olamayacağını belirtip ayrılmıştır. Bu hâdise Mevlâna Halid'i çok etkilemiş olacak ki memleketine döndüğünde medresesindeki eğitim-öğretim faaliyetlerini bırakarak bir davet üzerine Hindistan'a gitmeyi kabul edecek, onun bu gidişi kendisini tasavvuf âleminde Mevlâna Halid Bağdadî yapacak olan asıl mânevî kimliğini kazanmasına kapı aralayacaktır. Kâbe'de karşılaştığı bu zâtın hocası Abdullah ed-Dihlevî olduğu rivayet edilmektedir. Gerçekten de Hac dönüşü bugünkü Irak sınırları içinde bulunan Süleymaniye'de ders vermeye başladıktan bir süre sonra Hindistan'dan Mirza Abdurrahim veya Rahimullah adlı bir kişi Süleymaniye'ye gelerek Halid Bağdadi'ye İmam Rabbanî'nin Müceddidiye kolunun ünlü şeyhi Abdullah Dihlevî'nin (1156-1240/1743-1824) selâmını getirmiş, kendisini davet ettiğini bildirmiştir. Bu davet üzerinden kısa bir süre sonra ders vermeyi bırakarak bu zâtla birlikte 1809 senesinde Hindistan'a gitmek üzere yola çıkmışlardır. Hindistan'ın başkenti Cihanâbâd'da Abdullah Dihlevî'ye intisap etmiş; yanında kaldığı beş ay veya bir yıl gibi kısa bir sürede üstadı Abdullah Dihlevî'den feyizler aldıktan sonra 36 yaşlarında Müceddidiyye, Kadiriye, Sühreverdiyye, Kübreviyye ve Çeştiyye olmak üzere beş tarikattan icazet ve yol-irşad yetkisi alarak Bağdat'a dönmüştür. Rivayet edilir ki, yola çıkmadan önce üstadı Abdullah Dihlevî, Mevlâna Halid'e "İste Ey Halid, ne istersen vereyim." demiş o da "Din için dünyalık isterim." şeklinde oldukça anlamlı bir talepte bulunmuştur.
Halid Bağdadî Hazretleri hiç şüphesiz Abdullah Dihlevî'nin nasihat ve feyzinden kısa zamanda çok şey almaya muvaffak olmuştu ki, kendisini temsil eden bir halifesi olarak irşad vazifesiyle görevlendirmişti.
Mevlâna Halid, Hindistan'dan dönerken dönüş yolu üzerindeki ilim merkezlerine uğramış, buralarda konakladığı esnada hem irşat faaliyetlerinde hem de Şii ulema ile çeşitli ilmî tartışmalarda bulunmuştur. 1811'de memleketi Süleymaniye'ye gelmiş, bir süre burada kaldıktan sonra Bağdat'a giderek Abdülkadir Geylânî'nin dergâhına yerleşmişse de, bu dergâhta beş ay kaldıktan sonra tekrar Süleymaniye'ye dönmüş ilim ve irşad faaliyetlerini 1813 yılına dek burada sürdürmüştür. 1813'te tekrar Bağdat'a gelerek oranın valisi Said Paşa ve müftüsü Abdullah Haydarî Efendi'nin destekleriyle Isfahaniyye Medresesi'nde ilim ve irşad faaliyetlerine başlamıştır.
Maruz Kaldığı Bazı Sıkıntılar
Halid Bağdadî Hazretleri hayatında çeşitli sıkıntılarla karşılaşmıştır. Bunların başında bazı dinî ve idarî çevrelerin iftira ve baskıları ile öldürülme teşebbüslerine maruz kalışı gelmektedir. Meselâ Hindistan'dan dönüşünde Süleymaniye'de ilim ve irşad faaliyetlerini sürdürürken kimi çevreler kendisini dinî çizgi dışına çıkma, yogilik ve hattâ küfürle itham etmişler, aleyhinde bir risale yazarak Bağdat valisi Said Paşa'ya şikâyet etmişlerdir. Said Paşa yakından tanıdığı ve hürmet ettiği Mevlâna Halid'e sahip çıkarak bu iftiraya karşı bir reddiye yazılmasını istemiş, bunun üzerine Müftü Muhammed Emin Topukçulu ileri sürülen iftiralara cevap veren bir mektup yazmış, Bağdatlı âlimler bu mektubu tasdik etmiştir. İleriki yıllarda Hazreti çekemeyenler bununla da kalmamış, onu Osmanlı'ya karşı isyan hazırlıkları içinde bulunmakla suçlayarak Sultan 2. Mahmud'a şikâyet etmişlerdir. Sultan iki kişilik gizli bir teftiş ekibini Şam'a göndermiş; bu ekip yaptıkları araştırma sonucunda yapılan isnatların asılsız olduğunu Sultan'a bizzat bildirmişlerdir. Ayrıca Sultan Mahmud'un saray nâzırlarından Mevlevî Hâlet Efendi, Mevlâna Halid'in halk ve devlet ricali arasındaki saygınlığını çekememiş, o da Halid Bağdadî'nin devlete isyan hazırlıkları içinde olduğundan ortadan kaldırılması gerektiği konusunda Sultan'a ısrarlı telkinlerde bulunmuşsa da Sultan Mahmud yaptırdığı araştırmalara dayanarak basiretli davranmış ve 'Din adamlarından devlete zarar gelmez.' diyerek Hâlet Efendi'nin sözünü dikkate almamıştır. Rivayet edilir ki Halid Bağdadî Hazretleri, Hâlet Efendi'nin bu ihanetinden son derece müteessir olmuş ve "Hâlet Efendi'nin işi Üstad Mevlâna Celâleddin Hazretleri'ne havale olundu. Elbet onu huzuruna çekip cezasını verecektir." buyurmuş; nitekim çok geçmeden Hâlet Efendi Mora isyanına sebep olduğu için Sultan Mahmud tarafından Konya'ya sürülmüş ve orada idam edilmiştir.
Ne acıdır ki Halid Bağdadî Hazretleri sadece belli çevreler tarafından değil, bazı talebelerinin de ihanetine uğramış, onların iftiralarıyla daha bir sarsılmıştır. Nitekim Hazretin İstanbul halifelerinden Abdülvehhab es-Susî kendi başına hareket etmeye başlaması sebebiyle görevinden azledilince üstadı Mevlâna Halid aleyhinde ağır suçlamalarda bulunmuştur. Bunun üzerine Halid Bağdadî'nin sohbetlerine katılmış olan ünlü Hanefî Fıkıh âlimi İbn Âbidîn (ö.1252/1836) Mevlâna Halid'e iftirada bulunanları ret sadedinde 'Sellü'l-Hüsâmi'l-Hindî li nusreti Mevlâna Şeyh Halid Nakşebendî' isimli bir kitap telif etmiştir.
Halid Bağdadî Hazretleri hayatında çeşitli çevrelerin attığı iftiraların acısını yaşaması bir yana birkaç defa suikasta da maruz kalmıştır. Meselâ Hindistan dönüş yolunda Hemedan yakınlarında bazı karanlık çevreler tarafından öldürülme teşebbüsüne maruz kaldığı gibi, 1813'lü yıllarda Süleymaniye'de bir cuma namazından çıkarken 200 kadar silâhlı Berzencî grubunun saldırısına maruz kalmıştır. Bütün bunların yanı sıra Bağdadî Hazretleri, ailevî ıstıraplar da yaşamıştır. Nitekim kendileri ilk iki hayat arkadaşını kaybetmiş olmanın acısı üzerine ayrıca evlât acısı da çekmiştir ki, dört oğlundan ikisi veba salgınından, biri de Urfa'da vefat etmiştir. Hazretin soyu dördüncü oğlu Necmeddin ile devam etmiştir.
Vefatı
Halid Bağdadî Hazretleri 1242/1826 da şehitliğinin bir alâmeti olsa gerek yakalandığı veba hastalığından kurtulamayarak Şam'da vefat etmiştir. Kabri Şam'ın kuzeyindeki Kâsiyûn Dağı eteğindeki kabristandaki türbesindedir. Vefatı ile ilgili şu anekdot ilginçtir: Ömrünün son günlerine doğru müntesiplerinden İbn Âbidîn, Mevlâna Halid'in yanına gelerek rüyasında Hz. Osman'ın vefat ettiğini, cenaze namazını kıldırdığını gördüğünü ve çok kalabalık olduğunu söylemiş; Mevlâna Halid de İbn Âbidîn'e, Hz. Osman soyundan geldiğini, yakında öleceğini ve cenazesini kalabalık bir cemaatle kendisinin kıldıracağını söylemiştir. Gerçekten de çok geçmeden veba hastalığından vefat etmiş; cenazesini de İbn Âbidîn kıldırmıştır. Cenaze namazı Şam'da kılındığı gibi Mekke başta olmak üzere İslâm ülkelerinin çeşitli yerlerinde de gıyabi olarak kılınmıştır.
İlmî-Ahlâkî-Edebî Yönü
Öncelikle şunu vurgulamak gerekir ki, ilmî-ahlâkî kişiliği açısından ele alındığında Halid Bağdadî Hazretleri'nin hayatını, tasavvuf öncesi ve sonrası şeklinde iki ana safhaya ayırmak gerekir. Tasavvuf öncesi hayatında özellikle tefsir, hadîs, fıkıh gibi dinî ilimlerdeki vukufiyetiyle tanınmış bir din âlimidir ve bu dönem Hindistan'da Abdullah Dihlevî'ye intisap ettiği yıla -yaklaşık 34 yaşlar- dek sürmektedir. Tasavvufî kişiliği ise 1811'lerde Hindistan'da tasavvuf hayatına başlamasından vefat edene kadar süren dönemdir. Bu dönemde ilim ile mârifeti cem etmiş, ilmini irfan ile bezemiş, mâneviyat rehberi olarak daha bir tanınmıştır.
Hazret, genç yaşta aklî ve naklî ilimlerde üstün bir seviyeye yükselmiş; çalışkanlığı, keskin zekâsı, kuvvetli hafızası ile dikkatleri çekmiştir; öyle ki Fîrûzâbadî'nin meşhur Kamus'unu bile ezberlemiştir. Öğrendiği bütün ilimlerde din âlimleri ve bilim adamlarına hocalık yapacak derecede üstün bilgiye sahip olmuş; dinî ve bazı pozitif ilimlerdeki üstünlüğü sebebiyle zamanının birçok âliminin takdirini kazanmıştır. Onun öğrenme ve öğretme aşk ve şevki belli bir yaşla sınırlı kalmamış ileriki yaşlarında da bir taraftan dersler verirken diğer yandan çeşitli vesilelerle öğrenmeye devam etmiştir. Meselâ 1805 yılında hacca gitmek üzere yola çıktığında Şam'da bir süre kalmış; bu süre zarfında Şamlı âlimlerden son derece saygı gördüğü gibi bu seyahatini bile ilim öğrenme fırsatına dönüştürerek Şam'da Allâme Muhammed Kuzberî'nin hadîs sohbetlerine katılıp ilmî müzakerelerde bulunmuş ve kendisinden hadîs icazeti almış; ayrıca Mustafa Kürdî'den Kadirî tarikatı icazeti almıştır. Diğer taraftan mânevî-ruhî gelişimini tamamlamak üzere Hindistan'a gittiğinde şeyhi Abdullah Dihlevî'nin izniyle Abdülaziz el-Hanefî'nin derslerine de devam ederek ondan hadîs, tefsir, tasavvuf dersleri aldığı gibi onun ahzâb ve evrâdını rivayet etme icazeti de almıştır.
Mevlâna Halid Bağdadî'nin âlim, sofî kişiliğinin yanı sıra edebî yönü de bulunmaktadır. Çeşitli ilimlere dâir Arapça telif eserleri, şerh ve haşiyelerinin bulunması onun ilmî yönünü ortaya koyduğu gibi Arapça, Farsça, Kürtçe şiirlerinden oluşan bir Divan'ının olması da onun zevk-i selim sahibi edip bir zât olduğunu göstermektedir. Tasavvufa intisap etmeden önce özellikle akâid, kelâm ve fıkıh ilmiyle meşgul olmuş ve bu alanlarda eserler telif etmiş; mânevî hayatında ise, müntesiplerine güçleri nispetinde özellikle Kur'ân'la meşgul olmalarını, diğer dinî ilimlerden daha fazla fıkıh ve hadîs ilmiyle ilgilenmelerini, irşad hizmetlerini Kitap ve Sünnet eksenli yürütmelerini tavsiye etmiştir. Mevlâna Halid'in zâhirî-dinî ilimlerde icazeti olmayanlara hilâfet vermemiş olması da onun ilme verdiği önemin yanı sıra –aksi durumda ilgilendiği insanların saadet-i dâreynlerini riske atma tehlikesinden olsa gerek- mürşid konumda olacak kişinin temel dinî ilimlere sahip olması gerektiğini göstermesi bakımından oldukça dikkat çekicidir.
Bütün bunların yanında zikredilecek şu birkaç hâdise de Halid Bağdadî'nin ilmî kişiliği bakımından önemlidir. Meselâ Hindistan'a giderken yol arkadaşıyla birlikte Tahran'a uğrayan Mevlâna Halid burada Şii âlim İsmail Kâşî ile ilmî münazaralarda bulunmuş ve onu ilzâm etmiştir. Bu tartışma konularından biri Şiilerin Hz. Ali hariç Raşit Halifeler hakkında olumsuz tutum içinde olmalarıyla ilgiliydi. Halid Bağdadî bu olumsuz kanaatlerine cevap olarak Şiilerin Hz. Ebû Bekir hakkında olduğunu ileri sürdükleri Enfâl Sûresi 70. âyetini delil getirmişti. Bu ilmî münazarada Mevlâna Halid, İsmail Kâşî'ye 'Peygamberler günah işler mi?' diye sormuş; Kâşî 'Bütün peygamberler masumdur, günah işlemezler' diye karşılık vermiştir. Hazret de 'Enfâl Sûresinde Bedir Savaşı'ndaki esirleri saldığı için Allah Teâlâ'nın Hz. Peygamber'i affettiği bildirildiğine göre, bu durum Hz. Peygamber'in günah işlediği anlamına gelmiyor mu?' diye sormuş; Kâşî de söz konusu âyetin Hz. Peygamber hakkında değil, Hz. Ebû Bekir hakkında olduğu şeklinde cevap verince Mevlâna Halid "Madem böyle, Allah Teâlâ Ebû Bekir'i affettim buyuruyor da siz niçin affetmiyorsunuz?' diyerek karşılık vermiştir. Onun bu cevabı üzerine Kâşî susmak zorunda kalmıştır. Keza Ünlü Hanefî fıkıh Âlimi Muhammed Emin İbn Âbidîn, Mevlâna Halid'e birçok soru sormuş, sorulan her soruya kaynakları söylenerek cevaplar alınmıştır ki, muhtemelen bu hâdiseden sonra İbn Âbidin Mevlâna Halid'e intisap etmiştir.
Halid Bağdadî Hazretleri ömrünü ilim, ahlâk ve amel yönünden mânevî değerleri ihyâ etmeye adamakla kalmamış, ihyâ hareketinin bir boyutu olarak İslâm sanat ve mimarisinin temeli olan camileri tamir ve inşa faaliyetlerinde de bizzat bulunmuştur. Nitekim kendileri Şam'da kaldığı sürece İdas Camii de dâhil olmak üzere birçok yıkık mescidi tamir ettirmiştir.
Edebî yönüne gelince ifade edildiği üzere Mevlâna Halid'in Arapça, Farsça, Kürtçe kaside ve şiirlerinden oluşan bir Divan'ı bulunmaktadır. O bu şiirlerini çeşitli vesilelerle inşad etmiştir. Meselâ 1805'te yirmi yedi yaşlarında iken Hac için Medine-i Münevvere'ye geldiğinde Hz. Peygamber'e (aleyhisselâm) olan aşk ve tutkunluğunu yansıtan Farsça Kaside-i Muhammediyye'yi inşad etmiştir. Onun Nebiy-yi Zîşân Efendimiz'in merkadini ziyaret ettiklerinde musaffa ve mutahhar ruhaniyetine (sallallâhu aleyhi ve sellem) arz ettiği kasidesinden sıra gözetmeden seçilen bazı beyitleri şöyledir:
Li me'allah emini, mâ evhâ sır mahremi Vasfını söyleyemem izaha zor geliyor. Leamrük tahtı şahı, levlâke şehsuvarı Adalet sahibi Hak seni pek medhediyor. Onu hulkuyla övmek abesle iştigal olur Onu hakkıyla öven ancak Rabbi oluyor. Âlemi bir zerreye sığdırmak mümkün olur Onu sözle anlatmak bundan da zor geliyor. Bu mevsimde sahrayı boşuna geçme ey hacı Kâbe şimdi Ravda'yı tavaf için geliyor. Peygamberlerin bile âh eyledikleri gün Hüsn-ü iltifatıyla halâs mümkün oluyor. Güneş nur saçıyorsa hep O'nun nurundandır Güldeki ter damlası gül yüzünden geliyor. Hicriden odun ağlar sen ise ölmüyorsun Mert isen bu yaşaman sana çok ar geliyor.
Keza Hindistan'a giderken İran'da uğradığı bazı şehirlerdeki İmam Ali Rıza, Bayezid-i Bistamî, Câmi gibi âlim ve veli zatların kabirlerini ziyaret edişinde onlara kasideler yazmıştır. Onun Ehl-i Beyt imamlarından Ali Rıza'nın kabrini ziyaret edip ayrıca bir kaside inşad etmesi Mevlâna Halid'in Şia'ya karşı taassup ve ön yargı içinde olmadığını ayrıca göstermektedir.
Ahlâkî yönüne gelince Mevlâna Halid Hazretleri beş tarikattan icazet sahibi olması itibariyle 'Câmiu't-turuk' olarak kabul edilmiştir. Kendileri sabırlı ve kanaatkâr; üzerlerinde dâima cezbe, ağlama, tefekkür hâli bulunan ilim ve güzel ahlâk sahibi örnek bir şahıstı. Son derece heybetli bir kişiliğe sahipti ve hiç kimse yüzüne dikkatle bakamazdı. Yeme-içme, oturup-kalkma, giyme, uyuma gibi bütün günlük işlerinde Sünnet-i Seniyye'ye son derece riayet eden ve mensuplarına özellikle bunu tavsiye eden bir Sünnet âşığıydı. O müntesiplerine Ehl-i Sünnet çerçevesi içinde 'meşreplerini geniş tutma ve kardeşlerin sürçmelerini görmeme' ilkesini şiar edinmelerini tavsiye ederek çeşitli toplum kesimlerini kucaklayan bir çizgide bulunmuştur. Bununla birlikte kendi hayatında ise azimetle amel etmiştir.
Son derece istiğna ve tevazu içinde bir hayat sürdürmüş, resmî ders hocalığını kabul etmemekle birlikte dışarıdan pek çok talebeye ders vermiştir. Keramet ve cezbe sahibi bir müceddid-veli olmakla birlikte dinde asıl olanın Kur'ân ve Sünnet merkezli istikamet üzere yaşamak olduğu üzerinde ısrarla durmuş, her vesile ile bunu vurgulamıştır. Nitekim onun 'Bir istikamet bin kerametten evlâdır.' ve "Zevk, şevk, keşif ve keramet peşinde olan Allah Teâlâ'yı arayıcı değildir." sözleri buna işaret etmektedir.
Eserlerinden bazıları şunlardır: Risale fi't-tarîk; Risale fî adâbi'z-zikr li'l-mürîdîn; Mektubat; İrade-i cüziyye Risalesi; Risale fî tahkîki'r-rabıta; Allah Teâlâ'nın 99 ismini ve Bedir mücadelesine katılan 373 sahabinin sadece isminden bahseden Câliyetü'l-ekdâr ve's-seyfu'l-beytâr'; İslâm'ın iman ve İslâm şartlarını açıklayan Farsça İtikadnâme (Kemahlı Hacı Feyzullah Efendi bu eseri Ferâidü'l-fevâid adıyla Türkçeye kazandırmıştır.); Cem'u'l-fevâid min Câmii'l-usûl Haşiyesi; bir akaid ve kelâm eseri olan el-Ikdu'l-Cevherî fi'l-farkı beyne kesbeyi'l-Mâtürîdî ve'l-Eş'arî'si; keza yine akaid ve kelâm kitabları olan Akâidu Adudiyye Şerhi, Hayalî Haşiyesi ve Siyalkûtî Haşiyesi.
Talebe ve Halifeleri
Bağdadî Hazretleri birçok talebe yetiştirip onları Orta Doğu, Arabistan, Anadolu, Balkanlar, Hindistan, Endonezya, Dağıstan, Afganistan, Maveraünnehir, Mısır, Umman, Mağrip ve Girit gibi ülke; Mekke, Medine, Kudüs, İstanbul, Şam, Halep, Bağdat, Basra, Kerkük, Erbil, Mardin, Antep, Urfa, Diyarbakır gibi önemli şehirlere temsil, tebliğ ve irşad vazifesiyle göndermiştir. Talebeleri içinden birçok büyük simalar yetişmiştir. Bu talebeleri arasında kendi medrese arkadaşları ve hemşerileri de bulunmaktadır ki insanın arkadaşları ve hemşerileri tarafından kıskançlık, haset, çocukluğunun onlar tarafından bilinmesi gibi sebeplerle kolay kolay üstat ve şeyh kabul edilmediği düşünüldüğünde, Mevlâna Halid'in ilmî ve ahlâkî kişiliğinin yetkinliği daha iyi anlaşılacaktır. Anadolu'nun mânevî mimarlarından günümüzde tanınmış birçok sima da halifeleri kanalıyla Mevlâna Halid Bağdadî'ye bağlanmaktadır. Meselâ Muhammed Esad Erbilî, Abdulhakim Arvasî ve Sıbgatullah Arvasî Mevlâna Halid'in talebelerinden Tâhâ el-Hakkarî'nin halifelerindendir. Mahmut Sami Ramazanoğlu ise Esad Erbilî'nin halifelerindendir. Keza "Alvarlı Efe" olarak tanınmış Erzurumlu Muhammed Lütfi Mazlumoğlu Efendi (ö. 1376/1956) de Bitlisli Muhammed Pir Küfrevî'nin halifesidir ve onun silsilesi de Küfrevî, Seyyid Tâhâ Hakkarî yoluyla Mevlâna Halid'e dayanmaktadır. Yine Türkiye'nin mâneviyat büyüklerinden Abdülhakim Arvasî'nin (ö. 1943) silsilesi de Seyyid Fehim ve Seyyid Tâhâ Hakkarî vasıtasıyla Mevlâna Halid'e ulaşmaktadır. Necip Fazıl ve Hüseyin Hilmi Işık gibi zâtlar da Abdülhakim Arvasi'ye bağlanmış ünlü simalardandır. Kafkas Kartalı Şeyh Şamil de Mevlâna Halid'in halifelerinden İsmail Şirvanî (ö.1270/1853) talebesi Muhammed Yeraği'nin halifesidir. Bediüzzaman ve Mevlana Halid
Anadolu'nun önde gelen mânevî büyüklerinden Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevî (ö.1311/1883), Halid Bağdadî'nin halifelerinden Ahmed b. Süleyman el-Evradî'nin talebesidir ve Gümüşhanevî vesilesiyle Halidîlik Karadeniz bölgesinde yayılmış; İstanbul'da birçok devlet büyüğü kendisine intisap etmiştir. Gümüşhanevî'nin halifesi Ömer Ziyauddin Dağıstanî (1920), ülkemizin önde gelen mânevî dinamiklerinden Mehmet Zahit Kotku'yu (ö.1980) yetiştirmiş olduğu gibi; Türkiye'nin önemli fikir önderlerinden Nurettin Topçu'nun mürşidi Abdülaziz Bekkine'nin (ö. 1952) silsilesi de Gümüşhanevî'ye uzanmaktadır. Keza Şeyh Nazım Kıbrisî'nin silsilesi de Mevlâna Halid'e ulaşmaktadır. Öte yandan Şeyh Abdurrahman Tagî vesilesiyle Halidîlik Doğu Anadolu'da ve Bitlis ve Nurşin'de etkili olmuş; Abdurrahman Tagî Nurşin'de tekke inşa ederek burayı ilim ve tarikat merkezi hâline getirmiştir ki, Bediüzzaman Said Nursî ve Şefik Arvasî gibi Anadolu'nun mânevî büyükleri de burada eğitim görmüşlerdir. Burada almış olduğu eğitimin etki ve bereketinden olsa gerek ki Bediüzzaman Hazretleri, Halid Bağdadî'den yer yer 'Mevlâna Halid Zülcenaheyn veya Hazreti Mevlâna Zülcenaheyn Halid Ziyaeddin' diyerek son derece saygı ve sitayişle bahsetmektedir. Ayrıca Bediüzzaman, 93 Harbi olarak meşhur olan Osmanlı-Rus Savaşı'nda Mevlâna Halid'in müntesiplerinin İslâm'ın muhafazası ve intişarı için oldukça mühim hizmetlerde bulunduğunu ifade etmiştir. Nitekim Bediüzzaman'ın bu tespiti sonraki araştırmacılar tarafından da vurgulanmıştır. Buna göre Mevlâna Halid Bağdadî, Osmanlı Devleti'nin çok sıkıntılı döneminde İslâm birliği için Osmanlı'yı desteklemiş; onun hemen bütün müntesipleri de Müslümanların birlik ve kuvvetinin odak noktası olarak Osmanlı'yı kabul etmişler; sonuna kadar Osmanlı'ya sâdık kalmışlar; Kafkaslardan Sumatra'ya dek Halidiyye'nin yayıldığı bütün bölgelerde Osmanlı lehine faaliyetlerde bulunmuşlardır.
Mezkûr hususlardan başka Mevlâna Halid Bağdadî ile Bediüzzaman Said Nursî arasında bazı özel irtibatlar da bulunmaktadır. Nitekim Nursî Hazretleri Kastamonu'da iken Mevlâna Halid'in cübbe ve sarıklarından biri Hazretin Küçük Âşık adlı talebesinin torunu Mehmet Bahaeddin'in kızı Âsiye Mülazimoğlu Hanım tarafından Bediüzzaman'a hediye edilmiş; Bediüzzaman Hazretleri bu hâdiseden son derece memnun olmuş ve Hazretin irşat, dinî ıslah ve tecdit konusunda kendisine mânevî bir desteği ve yetkisinin işareti olarak kabul etmiştir. Bu meyanda Bediüzzaman'ın talebelerinden Şamlı Hafız Tevfik de Mevlâna Halid Bağdadî ile Bediüzzaman'ın hayatları arasında ilginç benzerlikler tespit etmiştir. Bu benzerliklere göre, her ikisi de çok genç yaşlarda (Mevlâna Halid yirmi yaşından önce Bediüzzaman ise on dört yaşlarında) bölgelerinde ders vermeye başlayacak kadar ilim âleminde temayüz etmişlerdir. Hicri 12. asrın müceddidi Mevlâna Halid hicri 1193'te, Bediüzzaman ise tam yüz sene sonra 1293'te doğmuştur. Dini hizmet ve irşad maksadıyla Mevlâna Halid o zamanki Hindistan'ın pâyitahtı olan Cihanâbâd'a hicrî 1224'te, Bediüzzaman da Osmanlı pâyitahtı İstanbul'a 1324'te gelerek dinî hizmet ve mücahedesine başlamıştır. Mevlâna Halid, Hz. Osman soyundan gelmesi gibi nesebî bir bağlılıkla da bütün gayretiyle Sünnet'in ihyâ ve tesisine çalıştığı gibi, Said Nursî de Kur'ân-ı Hakîm'e hizmet noktasında, meşreben Hazreti Osman'ın arkasından gidip, Mevlâna Halid gibi, Risale-i Nurlarla bütün kuvvetiyle Sünnet-i Seniye'nin ihyâsına çalışmıştır. Keza Mevlâna Halid'in şöhret ve nüfuz kazanmasını çekemeyen bazı çevrelerin aleyhte teşebbüsleri sebebiyle Mevlâna Halid 1238'de memleketi Süleymaniye'den Şam'a göç etmek zorunda bırakıldığı gibi, Bediüzzaman da Van'da inzivaya çekilmişken patlak veren Şeyh Said isyanı bahane edilerek 1338'de Van'dan Burdur ve Isparta'ya göç etmek mecburiyetinde bırakılmıştır.
Hiç şüphesiz daha başka benzerlikler de kurulabilir. Meselâ bu benzerliklere Mevlâna Halid'in Fîruzâbâdî'nin meşhur Kamus sözlüğünü ezberlemesi gibi Bediüzzamanın da Okyanus sözlüğünü "sin" harfine kadar ezberlemesi ilâve edilebilir. Yine Hafız Tevfik'e göre ikisi arasında bazı temel farklılıklar da bulunmaktadır. Mevlâna Halid kendi metodunda (Râbıta ilkesiyle) kutbu'l-irşad olarak şahsını nazara verirken Bediüzzaman şahsını değil, Kur'ân'ın tefsiri kabul ettiği Risale-i Nur'u nazara vermektedir. Bir başka mânidar farklılık ise, içinde bulunduğu şartlara bağlı olarak Halid Bağdadî, Sünnet-i Seniyye'yi esas alan tarikatı ön plâna çıkarırken Nursî Hazretleri Sünnet-i Seniyye'nin hayatî önemine vurgu yapmakla birlikte hakaik-i ilmiye ve imaniyeyi öne çıkarmıştır.
Bazı Nasihatleri "Gıybetini yapsalar da, kimsenin gıybetini yapma... Mümin kardeşlerin muhtaç iken gereksiz harcamalardan kaçın... Nefsine, 'Hiçbir zaman makbul olacak hayır işlemedim.' düşüncesini kabul ettir... Şeytanın akıllarıyla oynadığı kimseler gibi Allah'ın fazlına güvenerek ibadeti terk etme."
"Nefs-i emmareden kurtulmanın alâmeti, insanların övmesi ile yermesini eşit görmektir. İnsanların teveccühüne sevinip aramamalarına, etrafınızda dolaşmamalarına üzülmek, basitlik ve anlayışsızlıktır."
"Bütün âlem münkiriniz ve düşmanınız olsa veya muhibbiniz ve dostunuz bulunsa bile, murat olandan kıl kadar sapmayınız. Sadece Mahbub-u Hakiki'nin rızasına talip olunuz.... Kendiniz için ve size bağlı olanlar için sözde, harekette, dışta, içte Hz. Muhammed'in (aleyhisselâm) dininde gevşeklik ve tembelliğe cevaz ve imkân vermeyin."
"Tarikat, İslâm'ın buyruklarını yerine getirebilmek içindir. Dinimizin emir ve yasaklarına uymayan bâtın sapıklıktır."
"Küfran-ı nimet, kulun nimetten istifade ederken o nimetle meşguliyeti sebebiyle nimet vereni unutmasıdır."
"Kendini hiçbir hayır yapmamış kabul et. Niyet, ibadetin ruhudur. Niyet de ancak ihlâsla muteber olur... Kendini her hayırda iflâs etmiş kabul etsen de, Allah Teâlâ'nın rahmetinden ümidini kesme."
Kaynaklar 1. Abdurrahman Memiş, Halidi Bağdadî ve Anadoluda Halidilik, İstanbul, 2000. 2. Evliyalar Ansiklopedisi, İstanbul,1992. 3. Hamid Algar, DİA. 'Halid el-Bağdadî' md., İstanbul, 1997. 4. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, İstanbul, trs. 5. Mehmet Tâhir Efendi, Osmanlı Müellifleri, (nşr. A.Fikri Yavuz- İsmail Özen), İstanbul, trs. 6. Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, I-II, Nesil Yayınları, İstanbul, 2001. 7. Süleyman Uludağ, DİA. 'Halidiyye', md., İstanbul, 1997. 8. Süleyman Uludağ, DİA. 'Abdullah ed-Dihlevî' md., İstanbul, 1988. Yeni Ümit |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 17/10/2009 - ALLAH de kalbim
Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayetle dedi ki; Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: Allahu Teâlâ’nın yollarda dolaşarak Allah’ı zikreden kullarını araştıran Melekleri bulunmaktadır. Allah’ı zikreden bir topluluk buldukları vakit, birbirlerine: “Haydi geliniz, sizin aradıklarınız buradalar” diye nida ederler.” Hadisin devamında şöyle buyurmuştur (s.a.s.): Melekler o zikir ehline dünya semasına kadar kanatlarıyla sararlar. Rab Teâlâ onların vaziyetlerini Meleklerden daha iyi bilen olmakla beraber Meleklere: “Kullarım ne diyorlar?” diye sorar.” (Hadisin devamında) şöyle der: “Melekler:
“Seni tesbih ediyorlar, Seni tekbir ediyorlar, Sana hamd ediyorlar ve seni temcîd ediyorlar” diye cevap verirler. Hak Teâlâ da buyurur ki: “Beni gördüler mi?” Melekler:
“Hayır, vallahi Seni görmediler” derler. Allahu Teâlâ: “Ya Beni görselerdi ne olurdu?” diye buyurur. Melekler: “Eğer Seni görselerdi o zaman Sana daha çok ibadet ederlerdi. Seni daha çok temcîd ederlerdi, Sana daha çok hamd eder ve Seni daha çok tesbih ederlerdi.” derler. Allahu Teâlâ: “Benden ne istiyorlar?” diye buyurur. Melekler de: “Senden Cenneti istiyorlar” diye cevap verirler. Allah-u Azze ve Celle:
“Cenneti gördüler mi?” diye sorar. Melekler de: “Hayır, Vallahi Cenneti görmediler” derler. Allahu Teâlâ da bunun üzerine “Eğer bir de cenneti görselerdi ne olurdu?” diye sorar. Melekler de: “Şayet görselerdi, (Cennete girmek) için onu daha çok arzulayıp isteyen ve daha çok rağbetleri artanlar olurlardı.” diye cevap verdiler. Allahu Teâlâ: “Onlar neden sakınmaktalar?” diye sorar. Melekler de:
“Cehennemden” diye cevap verirler. Allahu Teâlâ: “Cehennem ateşini gördüler mi?” diye sorar. Melekler de: “Hayır, vallahi onu görmediler” derler. Allah (c.c.): “Şayet Cehennemi görseler nasıl olurdu?” diye buyurur. Melekler de: “Şayet cehennemi görselerdi ondan daha çok sakınıp kaçan ve daha çok Cehennem ateşinden korkanlar olurlardı” diye cevap verirler.” Bunun üzerine Hak Teâlâ şöyle buyurur: “Sizi şahit tutuyorum, şüphesiz ki onları bağışladım.” Bu buyruğundan sonra Meleklerden birisi: “İçlerinde filanca birisi vardı ki sadece bir ihtiyaç için zikir ehlinin arasında bulunuyordu.” der. Allahu Teâlâ da: “Onlar bir meclisin insanları olup, içlerinde bulunan birisi ayrı tutulamaz” diye buyurdu.” |
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 17/10/2009 - Bayan Nurculara Ehemmiyetli Bir Ders
Üstad Hz. kadınlarla muhavere namında bu zamanda dehşetli düşünce ve fikir yanlışlarından bahsederek hak ve hakikat namına bazı beyanatta bulunmuştur. Bütün Ahiret hemşirelerimizin bu dersi ehemmiyetle okumasını temenni ediyoruz. Ehl-i iman âhiret hemşirelerim olan kadınlar taifesi ile bir muhaveredir Bazı vilayetlerde taife-i nisadan samimî ve hararetli bir surette Nurlara karşı alâkalarını gördüğüm ve haddimden pek ziyade, onların Nurlara ait derslerime itimadlarını bildiğim sıralarda, mübarek Isparta’ya ve manevî Medreset-üz Zehra’ya üçüncü defa geldiğim zaman işittim ki; o mübarek âhiret hemşirelerim olan taife-i nisa, benden bir ders bekliyorlarmış. Güya vaaz suretinde câmilerde onlara bir dersim olacak. Halbuki ben dört-beş vecihle hastayım ve hem perişan, hattâ konuşmaya ve düşünmeğe iktidarsız bulunduğum halde, bu gece şiddetli bir ihtar ile kalbime geldi ki; madem onbeş sene evvel gençlerin istemeleriyle Gençlik Rehberi’ni onlar için yazdın ve pek çok istifade edildi. Halbuki hanımlar taifesi, gençlerden daha ziyade bu zamanda öyle bir rehbere muhtaçtırlar. Ben de bu ihtara karşı gayet perişan ve za’f u aczimle beraber “Üç Nükte” ile gayet muhtasar bazı lüzumlu maddeleri, o mübarek hemşirelerime ve manevî genç evlâdlarıma beyan ediyorum. BİRİNCİ NÜKTE: Risale-i Nur’un en mühim bir esası şefkat olmasından, nisa taifesi şefkat kahramanları bulunmaları cihetiyle daha ziyade Risale-i Nur’la fıtraten alâkadardırlar. Ve lillahilhamd, bu fıtrî alâkadarlık çok yerlerde hissediliyor. Bu şefkatteki fedakârlık, hakikî bir ihlası ve mukabelesiz bir fedakârlık manasını ifade ettiğinden, şimdi bu zamanda pek çok ehemmiyeti var. Evet bir vâlide veledini tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî bir ihlas ile vazife-i fıtriyesi itibariyle kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki; hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile; hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fena cereyanlarla, o kuvvetli ve kıymetdar seciye inkişaf etmez veyahut sû’-i istimal edilir.Yüzer nümunelerinden bir küçük nümunesi şudur: O şefkatli vâlide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. “Oğlum paşa olsun” diye bütün malını verir; hâfız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor ve dünya hapsinden kurtarmağa çalışıyor, Cehennem hapsine düşmesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak o masum çocuğunu, âhirette şefaatçı olmak lâzım gelirken davacı ediyor. O çocuk, “Niçin benim imanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?” diye şekva edecek. Dünyada da terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için, vâlidesinin hârika şefkatının hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder. Eğer hakikî şefkat sû’-i istimal edilmeyerek, bîçare veledini haps-i ebedî olan Cehennem’den ve i’dam-ı ebedî olan dalalet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrı ile çalışsa; o veledin bütün ettiği hasenatının bir misli, vâlidesinin defter-i a’maline geçeceğinden, vâlidesinin vefatından sonra her vakit hasenatları ile ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, âhirette de değil davacı olmak, bütün ruh u canı ile şefaatçı olup ebedî hayatta ona mübarek bir evlâd olur. Evet insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun vâlidesidir. Bu münasebetle ben kendi şahsımda kat’î ve daima hissettiğim bu manayı beyan ediyorum: Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zâtlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki; en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi merhum vâlidemden aldığım telkinat ve manevî derslerdir ki; o dersler fıtratımda, âdeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini, aynen görüyorum. Demek bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma, merhum vâlidemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum. Ezcümle; meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikatı olan acımak ve merhamet etmeyi, o vâlidemin şefkatlı fiil ve halinden ve o manevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum. Evet bu hakikî ihlas ile hakikî bir fedakârlık taşıyan vâlidelik şefkati sû’-i istimal edilip, masum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat fâni şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun masum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkatı sû’-i istimal etmektir. Evet kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele istemeyerek, hiçbir faide-i şahsiye, hiçbir gösteriş manası olmayarak ruhunu feda ettiklerine; o şefkatın küçücük bir nümunesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve ruhunu feda etmesi isbat ediyor. Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve a’mal-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlastır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlas bulunuyor. Eğer bu iki nokta o mübarek taifede inkişafa başlasa, daire-i İslâmiyede pek büyük bir saadete medar olur. Halbuki erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz olamıyor; belki, yüz cihette mukabele istiyorlar. Hiç olmazsa şan ü şeref istiyorlar. Fakat maatteessüf bîçare mübarek taife-i nisaiye, zalim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka bir tarzda, za’fiyetten ve acizden gelen başka bir nevide riyakârlığa giriyorlar. |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|
|
|